Yolculuk

    Şimdi heyecanım son haddinde. Çünkü bir uzay gemisinin içindeyim ve bu gemi iki dakika sonra galaksinin dışına olan yolculuğuna başlayacak. Gerçi daha önce de uzaya çıkmıştım ama bu gezinin bir önemi var. Galaksinin dışına çıkmak yeni bir şey değil, fakat çıkış şeklimiz yeni. Önceden, sıçrayışlar yaparak gideceğimiz yere gidiyorduk. Şimdiki yolculukta bu olmayacak. Galaksi dışına uçarak gideceğiz, ışık ile yarışacağız. Bu müsabakada ben ülkem Türkiye'yi temsil edeceğim.

    Aslında Avrupa ve Amerikalıların biz Türklere karşı olan antipatileri 22.yüzyılın sonunda bile sürüyor. Ama ben, Dünya'da alanımdaki en bilgili kişiyim. Enerji üzerine olan çalışmalarımla iki kez Nobel ödülü almıştım. Üçüncüsünü de şimdi almayı istiyorum. Son teorim yüzünden şiddetle kınanmıştım. Bu yolculuğa da kınamalara son vermek üzere çıkıyorum. 

    20. yüzyılın başında bir bilim adamı, Einstein şöyle demişti: 'Hiç bir madde ışıktan hızlı gidemez.' İşte biz bu teoriyi çürütmek için ışık hızının üstünde bir hızla uçacağız.

    Gemimiz oldukça büyük. Bu hacmin neredeyse yarısını ham plütonyum, dörtte birlik kısmını da bu plütonyumu kullanan motorlarımız ve yönlendiricilerimiz oluşturuyor. Bu büyüklüğe oranla oldukça hafifiz. Geminin kitlesinin onda dokuzunu plütonyum oluşturuyor. Dış cephesi ve tüm metal aksamı Jüpiter'den binbir güçlükle çıkarılıp getirilen ve Jupiterniyum adı verilen maddeden yapılmış. Özgül kütlesi alkolünkiyle eşit olmasına rağmen sağlamlıkta ve sertlikte Dünya'daki tüm metallerden kat kat üstün. 

    Bu hafiflik nedeniyle atmosferden çıkmak sadece yarım günümüzü aldı. Uzayda kullandığımız 280 gram nükleer yakıt bizi Dünya zamanıyla altı günde Güneş Sistemi dışına çıkarmaya yetecek bir hız kazandırdı. 

    Gemimizin üstün teknolojisi sebebiyle korkmamıza hiç gerek yok. Dünya ile sürekli bağlantı içinde olan bilgisayarlarımız ve gerektiğinde bizi bir düğmeyle sıçrayış durumuna getirecek sistemlerimiz var. Eğer enerjiye dönüşmek gibi bir durumun eşiğine gelirsek saniyenin onda birinde bir sıçrayış yaparak gitmek istediğimiz yere varabiliriz. 

    Bilgisayarlarımızın teknolojik düzeyi hakkında ne söylesek azdır. En önemli işlevlerinden biri, ışık hızıyla geçtiğimiz uzayda yakın çevremizdeki -bu da bir kaç ışık yılı yarı çapında bir küre oluyor- gezegenlerin tam analizlerini alıp Dünya'ya göndermesi. Gerçi bu bilgiler ancak bir iki yıl sonra varacak ama bu şimdilik bize yeter. İleride bu yöntem geliştirilebilir. Yaptığımız seferin boş bir yolculuk olmadığını göstermemiz yeter bize.

    Güneş sistemi dışına çıkmamızı beklememize gerek olmadığı için; uzaya çıktıktan hemen sonra kabinlerimize girip altı gün sürecek bir uyku ısmarladık.

    Uyandığımızda çevremiz çok değişmişti. Güneşimiz ancak bir nokta kadar görünüyordu ve ısımızı kendimiz sağlamak zorundaydık. Bu zor bir şey değil. Hareket için kullandığımızdan alacağımız beş-altı gram plütonyum yolculuk boyunca ısı ihtiyacımızı karşılayacak.

    Aslında çok ilginç bir durum bu. Bir adamın teorisini çürütmekteki en büyük yardımcımız aynı adamın başka bir teorisi.

    Düşüncelerimden kaptanın sesiyle sıyrıldım. "Hadi gelin. Köprüde yeriniz hazır.Herhalde ışık hızına geçişimizi izlemek istersiniz." diyordu.

    Hemen köprüye koştum. Ateşleme şerefini bana bahşetti kaptan. İnsanları üç yüz yıl boyunca oyalayan bir teori, sadece bir düğmeye basmakla yalanlanabiliyordu demek. Farkına varmadan düğmeye basmıştım. İvme bizi koltuklarımıza yapıştırdı. Fakat değişmeyen ivmeye kısa sürede alıştım ve kapadığım gözlerimi açtım. Uzay şimdi etrafımızdan kayıp gidiyor, bilgisayar her dakika içerisinde hızımızı söylüyordu.

    Yarım saat sonra bizi uyarıp nükleer yakıtı biraz daha arttırdı bilgisayar. Artan ivmenin şiddeti bizi bir kez daha sarstı. Alışmak için bir beş dakika daha geçti. Zihnimi toparladığımda bilgisayar, "dört yüz bin metre bölü saniye" diyordu. Müthiş bir hız değildi, fakat bir dakika sonra "dört yüz on bin metre bölü saniye" deyince istediğimiz hıza ulaşmanın fazla sürmeyeceğini anladım.

    Kritik hıza ulaşmamız üç hafta sürdü. Bu hızdayken bazı ışık demetlerinin yanımızdan salına salına geçtiğini görüyorduk. Bu sırada kaplumbağa hızıyla giden bir demet ışıktan daha ilginç hiç bir şeyin olamayacağını düşünmüştüm. Bu yanlıştı tabii. Daha ilginci, olduğu yerde duran, hatta geri gideniydi. 

    O anda bilgisayar, "Şu anda hızımız ışık hızına eşit." diye bir açıklama yaptı. Hiç de enerjiye dönüşmüş gibi bir halimiz yoktu. Yine de çekinerek birbirimize dokunduk. Bunu da başarınca Dünyamıza dönmekten başka yapacak şey kalmıyordu.

    Uzayda geniş bir kavis çizerek hızımızı azaltmadan geriye döndük. Rotamızı Dünya'ya ayarladık. Kabinlerimize girdik. Biz kabindeyken motorlarımız Nükleer yakıtı daha fazla yakmaya başladı. Bu ivmeye de alıştıktan sonra uyandık ve hemen köprüye koştuk.

    Gördüğümüz manzara olağan üstüydü. Her an değişen görüntü ağzımızı açık bırakmıştı. Bir gezegen renkten renge giriyordu. Sarı, kırmızı, yeşil, mavi, sonra yine sarı... Gezegenler güneşlerinin etrafında dönüyordu ve biz bu olayı gözlerimizle görüyorduk. Fizik dersindeki astronomi oyuncakları geldi aklıma. Fakat bu bir oyun değildi. O kadar üstün bir hızdaydık ki gezegenin mevsimlerini görebiliyorduk.

    İnsani duygularımızın başında gelen gözü doymazlıkla bilgisayara hızı arttırmasını söyledik. Hızz birden bire arttı. Garip şey, bu kez hiç birimiz ivme artışından etkilenmedik. Herhalde şimdiki hızımızın yanında hız artışının hiç denecek kadar az olmasındandı bu.

    Bilgisayar, Dünya'nın bir trilyon kilometrecik uzakta olduğunu söyleyince sevincimizden deliler gibi tepindik. Sevincimizi belki Dünya'dan da görüyorlardı. Şimdi onlar ayrıldığımızdan yüzlerce yıl sonrasını yaşıyorlardı. Görebilecek teknolojileri varsa hiç şaşırmazdım.

Gemimiz ilerlerken düşünme fırsatımız oldu. Zamanımızda yazılmış, hemen hemen bütün kitaplarda, Dünya'nın çok ileri bir tarihte yokolacağı, bir ölü gezegen haline geleceği yazılmaktaydı. Dehşet içinde bilgisayara dönüp korkularımızı belirttik. O ise soğuk sesiyle: "Korkmayın. Dünya'da sizin türünüzde ve oldukça yoğun bir hayat formu var." diye içimize su serpti. 

    Benim ilk teorim Ses'in de enerji olduğu yolundaydı. İlk nobel ödülümü de bu teorimle kazanmıştım. Işıkla aynı karakterde olduğunu, aynı formüllerin Ses için de geçerli olduklarını kanıtlamıştım. Ama şimdi o teoriyi unutmak istiyorum. Çünkü...

    Çünkü, o anda duyduğumuz ses korkunçtu: "Çabuk alarm verin. sığınaklara gidin. Dünya'ya çok yoğun bir enerji hüzmesi yaklaşıyor. Kalkanlarımız bizi koruyamaz. Elveda Dünya ve hayat." diye çılgın gibi bağırıyordu. 

    Biz ise gemimizde taş gibi kalmıştık. Sanki ışığın önünde kalakalan tavşandık. Hatta o ışığın kendisiydik.

 

                                                                      Nişancı