Kahin

                İçinde bir sıkıntıyla uyandı. Aslında uyandı demek bile doğru değildi sanki. Çünkü yatağında değildi. Bir otobüsün koltuğundaydı. Yanındaki adam hala uyuyordu. Etraf karanlıktı. Yeni kararmış gibi, yada birazdan aydınlanacakmış gibi değil, zifiri karanlıktı. Sabah olacağına dair hiç bir belirti yoktu. Sanki yaşlı dünya dönmeyi bırakmış ve kendisi arka tarafında kalmıştı. Belki de otobüste olmasının sebebi de buydu. Diğer tarafa gidiyordu. Güneşin altına. Yolculuğuna ne zaman başlamıştı, yirmi bin kilometrenin ne kadarını katetmişti, hiç bir bilgisi yoktu. Sonra düşündü, diğer taraftan da buraya gelen insanlar var mıydı? Güneşin hiç bırakmadığı yerde, kaynama sınırına gelmiş beyinlerini kurtarmaya çalışan insanlar... Güldü. Sonra aslında hiç de gülünecek bir şey olmadığını anladı. Kapkaranlık bir yolda gidiyordu. Yanından hiç bir araç geçmemişti. Uzay boşluğunda uçmakta olduğunu düşündü bir an. Sonra sağ tarafa baktı. Orada ışıklar vardı. Evlerin ışıkları. Geriye doğru kayıyorlardı. Sanki kendisi olduğu yerde duruyor ve dünya geriye kayıyordu. Bazı insanlara göre bu bir ilerleme olarak görülmekteydi, ama Ahmet için geçerli değildi. Sen duruyorsan herkes geriye gidiyorsa, bu düşüşün başlangıcıydı. Aynı çizgi filmlerdeki gibi, bir an için kahramanın başı yukarıda kalabilirdi ama Bugs Bunny’nin er geç düşeceği yer aşağısıydı.

        Otobüsteki diğer insanların yüzlerine bakmaya başladı karanlıkta. Çoğu uyuyordu. Bir kişi pencereden yolu seyrediyordu. Ama Ahmet gibi şaşırmış değildi. Otobüse sonradan gelmiş değildi çünkü. Hareket ederken de o koltukta oturuyordu demek ki. Yan tarafındaki adam da bir an gözlerini açtı ve kendisine baktı. Ahmet ona selam verdi başıyla, fakat adam görmedi bile. Ahmet su içmek istedi. Muavini çağıracak olan düğmeye basmak üzere elini kaldırdı, fakat sonra basamadı. O elin ne için kalkmış olduğunu bile bilemedi. Çünkü kendi eli değildi. Tombul, pembe bir eldi. Kendisi gibi iş yapan birisinin değil de, sadece elini sallayan birisinin eliydi. O eli izleyerek gövdeye baktı. Oturduğu koltukta başka birisi vardı. Şişman bir adam. Bir eli yukarıya kalkmış, diğer eli ise göbeğinin üstünde duruyordu. Bir yüzük takılıydı parmağına ve Ahmet o yüzüğü ilk defa görüyordu. Adamın kendi kucağında oturduğunu düşündü önce. Sonra kendisinin onun kucağında olduğunu sandı. Fakat aslında içinden biliyordu ki birbirlerine bundan çok daha yakındılar.

        Beynine üşüşen binlerce soru oldu. Gecenin o karanlığında beyni pırıl pırıl aydınlandı bu sorularla. Gerçekten de şu anda bulunduğu boyutta düşünce, gözle görülebilen bir enerjiydi. Çok kısa bir an sonra soğuk ışıklar çakmaya başladı. Bütün dünya buz gibi bir ışık selinde kaldı. Tam karşısında iki paralel kaynaktan yayılan, kuvvetlenip zayıflayan ışıklardı bunlar. Bir süre için koltuğu, vücudu ve bir çok şeyi paylaştığı adam da uyandı sonra. Beyninin içinde bir an birbirlerine baktılar. Dünyadaki her şeyi unuttular. Fakat bu an çok kısa sürdü. Ahmet’in ortağı koltuktan uçarak öne doğru gitti. Parlak ışıklar da yokolmuştu bu anda. Yine de ışıklar vardı her yanda. Bu kez kırmızımsıydı. Kırmızı ve sıcak.

        Ter içinde uyandı Ahmet. Bu kez gerçekten uyandı. Olması gereken yerdeydi. Yatağında. Hemen saate baktı. 03:10 Sabaha çok vardı. Ne yataktan kalkılacak saatti, ne de yatağa girilecek. Bu saatte insanlar yataklarında olmalıydılar çoktan. Ve kalkmalarına da saatler olmalıydı. Fakat Ahmet uyuyabileceğini sanmıyordu. Kabus görmüştü. Bundan daha korkunç filmler seyretmişti. Yine de bu farklıydı. Rüya olması korkutmuyordu onu. Rüya olmamasından korkuyordu.

        03:15 Sabaha çok vardı. Yataktan kalkılacak saat değildi. Soğuk duş alınacak saat de değildi. Sigara içilecek saat de değildi.  Ama Ahmet hepsini de yaptı.

 

        *****

 

        Sabah kahvaltı etmedi. İş yerine gitti. Yoğun bir gün olmaması rahatlattı onu. Gerçi bir yıldan uzun süredir pek de yoğun günleri yoktu. Koalisyon hükümetine sitem dolu bir teşekkür yolladı içinden. İş yerinde herkes sabah geyiğine dalmıştı. Çalışma saatleri sabah sekizde başlıyordu hesapta. Ama her işin bir teorik bir de pratik başlangıç saati vardı.

        İnternette gezinmeye başladı sonra. Ntvmsnbc.com’a girince sadece kalbi değil beyni bile takla attı yerinde. Ana sayfada büyük bir başlık atılmıştı. Altında da ayrıntıları vardı. Ahmet ayrıntıları hiç okumadı. Bu haberi hazırlayan gazeteciden daha iyi biliyordu herşeyi. Sadece başlık yetti ona. ‘Katliam gibi kaza.’

        Celal onun rengini görmüş olmalı ki, “Ahmet ne oldu?” diye ilgilendi hemen. Ne diyebilirdi ki. Ortaçağ’ı geçmişlerdi. ‘Ben de o otobüsteydim.’ dese Celal’in ilgisi devam edecekmiydi? ‘kafayı mı yedin oğlum?’ demesi daha muhtemeldi. Bu sebeple haberi gösterdi ve “Baksana şuraya. Kaç kişi ölmüş. Artık savaşlarda bile bu kadar insan ölmüyor.” dedi. Celal’in ilgisi hemen dağıldı. “Yaa. İşte memleketimizin hali.” diyerek kestirip attı. Ahmet şaşkın kalakaldı. 45 kişi ölmüştü. Ve bu kişiler hayatta bu kadar iz bırakmışlardı. ‘İşte memleketimizin hali.’ İki kişiye bir harf bile düşmüyordu. Bu duruma kızdı Ahmet. Kendisi de öldüğünde belki bir harfi başkasıyla paylaşacaktı. Bundan hiç hoşlanmadı. Ama asıl kızgınlığı bir gün öncesine kadar kendisinin de farklı davranmayacak olmasınaydı.

        Ertesi gece uyumaya bile korktu. Sonunda koltukta uyuyakaldığında saat geceyarısını çoktan geçmişti. Düşündüğünün aksine güzel bir uyku çekti. Rüyasında yeni bir kardeş edinmedi. Kabus görmedi. Sabah kalktığında, koltukta uyumanın verdiği fiziksel rahatsızlığın dışında bir şeyi yoktu. Bir gece öncesinin kötü bir rüya olduğunu ispatlıyordu her şey. Zaten insan yapısı da buna uygundu. Kendi işlerine gelene inanmak için fazla çabaya gerek yoktu.

 

        *****

 

        İki hafta sonra bu kez bir kadının konuğuydu. Bu kez durumu keşfetmesi için son ana kadar beklemedi. Gerçi yine yataktaydı. Fakat kendi yatağında değil. Yalnız da değildi. Bir erkeğin üzerindeydi. Ahmet kadının aldığı zevki hissedebiliyordu. Bu zevk sadece seks yapmaktan kaynaklanmıyordu. Başka birşeyler de vardı. Seksin ötesinde bir heyecan. Birden anladı Ahmet. Eşini aldatıyordu kadın. Yasak aşkın tadıydı bu. Ahmet bundan hoşlandığını hissetti. Hoşlandığı için de suçluluk duydu. Kendi içerisinde bir çekişmeye girmeden arkasında kapının açıldığını hissetti. Kadından daha önce döndü arkasını. Bir adam hem ağlıyor hem de silahını ateşliyordu. Silahın tetiğine basması zor oldu. Titreyen elleriyle nişan alması da imkansızdı. Fakat tabanca bir kez ateşlenip odadakiler için kıyamet topunun sesi duyulduktan sonra ellerinin titremesi kesildi. Kafasına koyduğu şeyi yapabileceğine inandı. Ve yaptı.

        Gece uyanmadı Ahmet. Son ana kadar kadının içindeydi. Kadının son titremesini bile hissetti. Yaşamdan ölüme olan bir kaç dakikalık yolculukta ona eşlik etti ve bu yolculuğu hayatı boyunca hiç unutamayacağını anladı.

        Sabah ilk olarak haber portallarına baktı. Hiç bir şey bulamadı. Bunun bir kabus olduğunu düşündü yine. İnternette bulamayacağını tahmin etti. Memleketin hali buydu ve 45 kişinin öldüğü bir kazaya insanların gösterdiği önemi görmüştü. Dün geceki gibi bir aile dramı, ana sayfanın değiştirilmesine deyecek bir haber değildi. Bu sebeple ertesi gün bütün gazetelere baktı. Hiç bir haber göremeyince de keyiflendi. Gece kabus görmüştü. Bu iyiydi. Normal dışı bir şey yoktu. Kötü olması anormal olmasından iyiydi. Bütün gün sevinçliydi bu sebeple.

Ertesi sabah ise, tam kendini, bunun bir rüya olduğuna inandırmıştı ki gazetenin ikinci sayfasında haberi gördü. Kıskanç koca eşiyle aşığını öldürüp intihar etmişti. Haberdeki her şeyi biliyordu. Kadına kaç kurşun isabet ettiğini ve bunların yerlerini bile. Haberdeki her ayrıntı Ahmet’in kafasındakinin aynıydı. Yalnızca tek bir nokta vardı uyuşmayan. Ahmet’i soru işaretleri dünyasına yollayan.

        Facia bir gün geç yaşanmıştı.

 

        “Bu bir oyun” dedi kendi kendine. Başka türlü aklını koruyamayacaktı çünkü. “Bu bir oyun ve ben de ebeyim.”

 

        *****

 

        Beş gün sonra bir süpermarkette uyandı. Fakat uyanan yalnızca kendisiydi. Bekçi uyumaya devam ediyordu. Ahmet şaşırmadı bu kez. Madem bu bir oyundu, üzerine düşeni yapmalıydı. Hemen hangi markette bulunduğunu anlamak için etrafına bakındı. Real Market’te bulunduğunu hemen anladı. Fakat hangisinde ? Aksi gibi bütün marketler birbirine benziyordu. Gidip kapıya bakmalıydı. Orada yazardı. Fakat gidemiyordu. Her ne kadar kendi vücudundan sıyrılmışsa da başka bir vücuda hapsolmuştu. Bu vücut kendisini bir yere götürmeden o da gidemezdi. En azından tarihi öğrenmek için adamın saatine baktı. Seiko saat 02:45’i gösteriyordu ve ayın 25’iydi. Bu ayın yirmibeşi olduğunu düşündü. Tabii ki gelecek ayın yirmibeşi de olabilirdi.

        Tarihi öğrenmişti işte. Artık 25 Temmuz gecesi bir Real Market’in bekçisinin uyuduğunu biliyordu. Ne yapacaktı. Şirkete haber verip işten mi attıracaktı? Yoksa bu adam kalp krizi mi geçiriyordu? Bir sürü ihtimali sayacakken, birden alarmlar çalmaya başladı.

        Sabah kalkınca saati değil günü öğrenmek istedi. Ayın 24’üydü. Alarmlar bu gece çalacak ve ne olacaksa bu gece olacaktı.

        İki gün takipte kaldı. 27 Temmuz tarihli gazetelerde gece 02:30’da İzmit Real Market’in soyulduğunu, soygun sırasında gece bekçisinin vurulduğunu okudu. Bütün gün yatakta kaldı. Kendine lanet etti. O adamın hayatını kurtarabilirdi. Sadece bir telefonla bir hayat kurtarabilirdi. Ama yapmamıştı.

        Üstelik bütün bunların bir yönü daha vardı. Kendisi bu olanları önceden görmüştü. Bu sadece bir öngörü müydü? Yoksa bu olanlarda kendi payı da var mıydı?

        Hiç uyumasa hiç rüya görmese hiç suç işlenmeyecek miydi? Dünyada kendisi gibi bir kaç bin insanın olduğunu düşündü. Dünya üzerindeki her bir suç, her bir ölüm her bir olay bu insanlardan birinin hayalgücüyle yaratılmıştı belki de. Belki bu insanların beyni kendilerinin bile anlamadığı bir enerji üretiyor ve gelecekte olacakları belirliyordu. Belki kendisi, kendi gibi olanlar Tanrı’nın elleriydiler. Belki de ...

        Bu fikirleri bir kenara bırakıp bunun bir oyun olduğu düşüncesine sıkı sıkı sarıldı Ahmet. Çünkü aklından geçenler deliliğin başlangıcı gibi geliyordu kendisine. Hasta olmayı, hatta ölü olmayı bile kabullenebilirdi ama deli olmayı asla..

        Yapabileceği hiç bir şey yoktu. Beklemekten başka. Yeni rüyayı bekleyecekti. Yeni kurbanları. Yeni olayları...

 

        *****

 

        Beklediği üç gün sonra oldu. Bir diskodaydı. Genç bir çocuğun bedeninde. Yanında bir kız vardı. Çocuk uyumuyordu ama sarhoştu. Ahmet hemen bir masaya yöneltti onu. Oradan diskonun adını öğrendi. Kolundaki saate baktı. Gecenin ikisi olduğunu söylüyordu saat. Ayrıca ayın biri olduğunu da oradan öğrendi. Kolunu kaldırırken yanındaki bir kıza çarpmış olmalı ki kız ona dönerek itip, kakmaya başladı. Taşıyıcısı olan genç alkolün etkisiyle bu itip kakmalara karşılık vermek istedi. Dönmeye arkasındaki kadına sarılmaya çalıştı. Ahmet ise kızla ilginç bir dans yapar gibi pistte dönüp dururken bir taraftan da, ne olacağını merak ediyordu. Merakı fazla uzun sürmedi. Birisi ortaya çıkıp bir şeyler haykırarak, elindeki otomatik tabancayla etrafa ateş etmeye başladı. Diskoda öyle bir gürültü vardı ki, adamın söylediklerini anlamayı bırakın, neredeyse silah sesleri bile duyulmayacaktı. Yine de herkes bir şekilde hissetti ve adamın önünden çil yavrusu gibi kaçıştılar. Ahmet ise olan biteni bir film gibi izledi. Sonunda kimin vurulacağını biliyordu. Sadece adamın ismiyle olayın sebebi muammaydı. Biraz sonra vücuda bir kurşun saplanınca taşıyıcısı yere çöktü. Kız arkadaşı başını ellerine alıp “Erkut” diye ağlamaya başladığında gizli olarak sadece sebep kaldı.

        Ertesi gece diskodaydı. İçeriye girebilmek için işyerinden bir arkadaşını da yanında götürmüştü. Kız, erkek arkadaşını ekmişti olayı kaçırmamak için.

        Oraya girdiğinde, dün gece çok önemli bir şeyi unuttuğunu anladı Ahmet. Çocuğun yüzünü hiç görmemişti. Yalnızca adını biliyor, kız arkadaşının yüzünü ise hayal meyal hatırlıyordu. Kızı gördüğü zaman hem kız deli gibi ağlıyordu, hem de kendisi ölüyordu. Ama gayet net hatırladığı tek bir ayrıntı vardı. Çocuğun saati beynine kazınmıştı sanki.

Operasyona başlamadan önce, saatle ilgili her ayrıntıyı arkadaşına anlattı Ahmet. Ayşin de akıllı kızdı, hemen anladı. Saat ikiye kadar onu bulmaları gerekiyordu. Bulunca Ayşin onu ikna ederek dışarı çıkartacaktı. Plan yapıldıktan sonra ayrıldılar ve ikisi de kendi hedeflerini aramaya başladılar. Ayşin saatini ve ismini bildiği adamı arıyordu. Ahmet ise Disko’da yüzünü hatırladığı tek kişinin peşindeydi. Katilin...

Hem karanlık hem de insanların sürekli hareket halinde olmaları işlerini zorlaştırıyordu. İnsanları belli bir düzen içerisinde kontrol etmelerine rağmen aynı kişilerle sık sık karşılaşıyorlardı. Saat ikiye yaklaşırken Ayşin’i yakaladı Ahmet. “Onları bulamayacağız galiba.” dedi.  “Kendi saatine göre tam 2:04’de adam şuradaki masaya gelecek. Onu hemen alıp götürmelisin.” Ayşin ona garip garip baktı. “Nereden biliyorsun?” diye sordu. Ahmet soruyu hiç duymamış gibi devam etti. “Öteki adam da tam şurada olacak. Ben de tam orada olup onun kolunu tutacağım.” Ayşin pes etmedi. “Nereden biliyorsun?” Ahmet açıklama yapmadı. “Biliyorum.” diyerek kalabalığa karıştı.

        Saat ikiyi bir geçe, genç bir adam masaya doğru seyirtti. Adamakıllı içmiş olduğu belliydi. Son on dakikadır aramayı bırakıp masayı göz hapsine almış olan Ayşin de dikkat kesildi hemen. Ahmet kendisine o esrarlı ipuçlarını verdiğinde hemen masaya gidip oradakilerin saatlerini kontrol etmişti. Sonunda da aradıkları kişinin masasnın sahiplerinden olmayıp, dans pistinden gelecek birisi olduğuna karar vermişti. İşte beklediği adam gelmişti. Hemen o da ilerledi. Genç adamdan on saniye sonra vardı masaya. Bu sırada adam uzanıp peçetelerden birisini almış, gözlerine iyice yaklaştırarak bakıyordu. Ayşin gelmeden peçeteyi yerine bıraktı ve sol kolunu kaldırarak saatine baktı. Bu hareketiyle bütün ipuçları yerine oturdu ve kızın içinde hiç bir kuşku kalmadı. Tabii o soru hala geçerliydi: “Ahmet nereden biliyordu?”

        Hemen adamın arkasına geçip kollarını ona dolayarak çıkışa doğru yöneltmeye çalıştı. Fakat genç adam sarhoş olmasına rağmen dönerek onu yakalamaya çalıştı. Dans pistine doğru gerilediler. Bir süre, yeni bir dans figürünü deneyen çift gibi göründüler. Sonunda Ayşin adamı istediği şekilde yakaladı ve çıkışa doğru döndürdü. Tam döndüğünde de karşısında erkek arkadaşını gördü. Gürültüden ne dediğini duyamadı ama adamın ağız hareketlerinden, ne şekilde bir hitapta bulunduğunu anladı. Sonra da elinde bir tabanca belirdi. Şarjörü boşaltmaya başladı. Elindeki silah onbeşliydi. Fakat Ayşin dördüncüden sonrasını duymadı.

 

        *****

 

        Beş gün boyunca gözünü bile kırpmadı Ahmet. Uyumaktan korkuyordu. Şimdiye kadar dört kişinin ölümünü hissetmişti. Onlarla beraber ölmüştü. Dünyada ne kadar insan vardı? Kaç milyar? Ağlamaya başladı. ‘Bin kere ölmek’ deyimi onun için mecazi anlamını aşmıştı.

 

        *****

 

        Altıncı gün uykusuzluğa yenildi. Koltuğundan uykuya doğru bir anda kayıverdi. Hiç rüya görmedi. Fakat uyandığında odasında değildi. Harika bir rüzgar yüzüne vuruyordu. Karşısında ise dünyanın en güzel manzarası vardı. Köprünün korkulukları üzerinden Topkapı Sarayına baktı. Bu kez kiminle öleceğini öğrenmeye fırsatı olmadı. Ama kendini bir an gerçekten Süpermen gibi hissetti.

 

        *****

 

        Ahmet iki gün sonra ancak uyandı. Koltuğundaydı. Her tarafı ağrıyor, midesi gurulduyordu. Her kimse acaba atlamış mıydı? Dün olmuşsa bugün kimse bahsetmezdi bile. Her neyse adam ölmüş ve kurtulmuştu. Kendisi ise yarın bir daha ölecekti.

 

        *****

 

Giyinip aşağıya indi. Bir taksiye işaret etti. Şoför iyi günler diledikten sonra nereye gideceğini sordu. Ahmet nereye gidebileceğini düşündü bir an. Kaçabileceği bir yer var mıydı? Sonra güldü kendi kendine. Yuvasının neresi olduğunu keşfetmişti. Kararlı bir sesle cevap verdi.

 

“Karşıya gideceğiz. Birinci köprüden.”

 

 

                                                                                              Nişancı