İntihar

    Nereye gidecektim ki? Ekmek istersen fırına gidersin. Gazete almak istesen, bayiye gidersin. Eğlenmek istesen sinemaya gidersin. Ölmek isteyen adam nereye gider ki?

    Bunu düşünüyordum şimdi. Bundan önce haftalarca, ne yapmam gerektiğini düşünmüş ve karara varmıştım zaten. Şu an için tek bir ayrıntı kalmıştı. Son nokta nerede olacaktı? Milyonlarca insan içinde hiç bir anlamı olmadan yaşayan birisi için bu çok önemliydi. Benim de bir insan olduğumu göstermek için son şansımdı bu. Noktayı koyduğunuz zaman cümle bitmiş demekti. 

    Bir düşünür, "Kendi halinde bir yaşamın sonu da kendi halinde olmalı" demişse, yanlış söylemiştir. Yaşamımla ses getiremedim ama ölümüm gümbür gümbür olmalı. Demek ki odamdaki avizeye asmayacağım kendimi. Demek ki herkesin gözü önünde olacak. Herkes diyecek ki "Bir genç adam vardı. Şöyle şöyle yapmıştı." Yok. Genç adam falan demeyecekler. Doğrudan ismimle hitap edecekler. Kemal Arslan diye.

    Taksim'e gitmeye karar verdim. Orası İstanbul'un merkeziydi. Hatta tüm Türkiye'nin... Eğer bir iş her yerde duyulsun isteniyorsa o iş Taksim'de yapılmalıydı. Belediye otobüsüne atladım ve Taksim'e doğru yola çıktım. Tarz hakkında bir fikrim yoktu ama mekana karar vermiştim.

    Taksim meydanındaki banklardan birisine oturup düşünürken, tam karşımdaki banka bir adam oturdu. Zaten binlerce insanın gelip geçtiği bir yerde nasıl dikkatimi çekti hiç bilemiyorum. Orta yaşlı birisiydi. Belki benden yedi, sekiz yaş daha büyüktü. Hiç bir özelliği olmayan sıradan birisiydi. Yüzü sanki biraz bulanık görünüyordu. Veya o kadar sadeydi ki, benim beynim bu efekti gerçekleştiriyordu. Adam nasıl olursa olsun, benim dikkatimi çekmişti. Planlarıma ara vermiş, hiç bir şey düşünmeden ona bakıyordum. Belki de yüzümde huşu denilebilecek bir ifade vardı. Şimdi dönüp bana baksa, dik dik baktığımı görse, sorsa "ne bakıyorsun" diye,  ne diyebilirdim ona? Bakışlarımı başka tarafa çevirmeye çalışıyordum. Fakat başaramıyordum. Karşımdaki bir kız olsaydı, normal karşılanabilirdi belki. Hatta takdir bile edilebilirdi. Ama hemcinslerimden birisine bu kadar dikkatle bakmak, başkalarını olduğu kadar beni de şaşırtan biri durumdu. Neyse ki bu durum üç dört dakikadan fazla sürmedi. Bu süre sonunda adam banktan kalktı ve kimbilir İstanbul'un hangi köşesine gitmek için otobüs durağındakilerin arasına karıştı. Beni yanlız bıraktı. Daha doğrusu, beni kendimle başbaşa bıraktı.

    Daha bu sabah aklımdaki bütün soru işaretlerini çözmüş ve bu çok bilinmiyenli denklemin köklerini bulmuştum. Cevabı işaretlemeye Taksim'e gittiğimde ise yeni bir soruyla karşılaştım. Bunun anlamı neydi. Bütün gece düşündüm. Yakında çok uzun bir uykuya yatacak olan birisi için gece uyanık kalmak önemli bir şey değil. Sabah ise bir anlamı olmadığı sonucuna vardım. O bana bakmıyordu. Ben ona bakıyordum sonuçta. Yine kimse beni görmemişti. Türkiye'deki Kemal'lerin arasında bir istatistikten fazlası değildim yine. Dünkü soru hala geçerliydi ve ben cevabı biliyordum. Belki cevap kutucuğu Taksim'de değildi. Olsun. İstanbul'da böyle bir sürü yer vardı.

    Ertesi gün Sirkeci'ndeydim. Bu sefer aklımda bir plan bile vardı. Gara gidip tren beklemeye başladım. Garlar beni hep ürkütmüştür aslında. Kasvetli, karanlık yerler olurlar. Kendimi rahat hissetmem oralarda. Bu kez içim rahattı. Ebedi karanlığa giderken, alacakaranlık gözlerimi alıştırırdı. 

    Aklımdan bu geçerken karanlığa alıştırmak ister gibi gözlerimi içeride dolaştırdım. Bir çocuğu elinden tutmuş çekiştiren bir kadın, takım elbise giymiş bir adam gördüm. Zencisi ve japonu dahil, pek çok farklı insan vardı orada. Ama hiç biriyle ilgilenmedim. Gideceğim yerde bu tip farklar önensenmezdi. Bütün herkes eşitti. Sadece, başını kaldırmış tren tarifesine bakan kadın farklıydı. Ne farkı vardı tam anlayamadım. Üzerinde diz altına gelen bir etek ve üstünde bir tişört vardı. Gözlerimi ondan alamadım dünkü gibi. Halbuki kadın öyle ilahe falan da değildi. Omzuna kadar inen saçları vardı. Kendisi tarayıp çıkmıştı besbelli. Kuaför saçı değildi. Rengi de öyle kömür gibi kara, ya da saman sarısı falan da değildi. Kumral deyip geçeceğimiz tiplerdendi. Onun görünüşünde bir çekicilik yoktu. Başka bir şeyi vardı onun. Onun ve dünkü adamın. Bu kez dikkatli incelemeye çalıştım kadını. Adamla arasında benzerlik bulmaya çalıştım. Fakat ne yazık ki başarılı olamadım. Dünkü adamı hatırlamıyordum çünkü. O adamı bir daha görsem bile tanımayacağımdan emindim. Bunu farkedince, yarın, kadını da hatırlamayacağımdan emin oldum. Yine de kadına da, adama da  ilgiyle, hipnotize olmuşçasına bakmaktan daha fazla yakınlık duyuyordum. Aklımdan kendi karşılaştığım insanlar geçti: "Hah. Kemal Bey. Kusura bakmayın. Tabii tanışmıştık. Nasıl da unutmuşum." 

    Dün gece çok iyi bir uyku çektim. Bir öncekinin acısını çıkardım. Öğleden sonra saat üçe kadar uyudum. O saatte kalkınca da bir sonraki gecenin uykusunu unutmalısınız. Ben de öyle yaptım. Hayatım hiç de düzenli sayılmazdı. Ama zaten hayatım hayat bile sayılmazdı ki. 

    Son iki gündeki iki denememi düşündüm. İkisi de aynı şekilde başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İhtimal hesabı yaparsam pek düşük olacağını biliyordum, ama kendi hayatımın genel seyrini de düşününce istatistik'i bir bilim dalı olarak kabul edemiyordum doğrusu.

    O insanlarla benim ne ilişkim olabilirdi ki. Onları pek hatırlamasam bile daha önce hiç görmediğime yemin edebilirdim. Fakat bu yemine kendim bile inanmıyordum. Adamı şimdi karşıma getirseler tanıyabileceğimi zannetmiyordum. Kadını belki tanırdım. Çünkü onu bir gün geç görmüştüm.

    Gece düşüncelerinden çıkardığım sonuca göre, o insanlar da benim gibi hayatlarına son vermek isteyen talihsizlerdi. Öteki dünyaya bu kadar yakın olmak bizi birbirimize yakınlaştırıyordu. Sadece ben farkına vardığıma göre, onlar benden daha yakındılar cennete, cehenneme, ya da nereye gideceklerse oraya. Bir kez buna karar verince, sabah ilk işim gazete almak oldu. İkinci sayfa haberlerinde gerçekten de bir kadının ölümü vardı. Kadının resmi de vardı. Fakat benim aklımda hiç bir şey kalmamıştı. Yine de her şey kuramımı destekliyordu. Onlar gitmişlerdi. Tanışmak için fazla beklemeye gerek yoktu, onları takip etmekten başka da çare yoktu.

    Beşiktaş iskelesinde ben ve planım hazırdık. Bu kez harikaydı. Belki bir vapura koyacaklardı adımı. İşte o zaman ... o zaman...

    Ne dediğimi unuttum. Bir öğrenci vardı kuyrukta. Jeton almak için bekliyordu. Büyük ihtimalle Yıldız Teknik Üniversitesinde okuyordu. Sınıftaki durumunu tahmin ettim. Ne başarılı, ne başarısız. Puanlamada Çan eğrisi kullanıyorlarsa o, çanın kuleye bağlandığı noktaydı. Ben ise o çanın içinde kulaklarımı tutmuş, beynimi kurtarmaya çalışıyordum sanki.

    Beni iten ne oldu bilmiyorum. Hayatın anlamını bile çözmüş ve mantık yoluyla intihara karar vermiş birisiydim. Şu anda karşımda duran muammayı çözemeyen beynimin verdiği intihar kararına nasıl güvenebilirdim ki. Beni harekete geçiren bu ikilem oldu. İleri atılıp gencin kolunu yakaladım. Kısa kollu bir tişört giymişti. Parmaklarım onun tenine deydiğinde bir titreşim hissettim. Rahatsız edici ya da korkutucu değil. Çok hafif ve çok hoş bir tireşimdi bu. Sonsuza kadar bu şekilde kalabileceğimi ve hiç sıkılmayacağımı anladım o anda. "Bundan daha güzel hiç bir şey olamaz" diye düşündüğüm sırada genç kafasını çevirdi ve gözgöze geldik.

    Biraz büyükçe bir burnu vardı. Çenesi de köşeliydi. Kulakları büyüktü. Belki de avurtları biraz çökmüş olduğu için büyük görünüyordu. Elmacık kemikleri çıkık, kaşları inceydi. Saçları seyrelmişti. Okuldan hem diploma hem de saçlarla ayrılabileceğini hiç zannetmiyordum.

    Bütün bunları bir an içerisinde görür gibi oldum. Yine aynı anda, ertesi gün unutacağımı da anladım. Ama unutamayacağım bir şey vardı yine de. Hayır, iki şey.

     Aslında aşırı güzel değillerdi. Türk insanında çok görülen kahverengiye çalan ela renkleri vardı. Şekilleri de ne bademdi, ne de sürmeli. Zaten önemi de yoktu. Önemli olan şey içlerindeki dinginlikti.

    Karşımda bir su vardı. Üzerinde de tek bir kıpırtı bile yoktu. Fakat bu su, ne bir havuzdu ne de bir göl. Büyük okyanus kadar, hatta daha büyük olduğunu görebiliyordum. Büyüklüğü ancak aklın sınırlarıyla ölçülebilirdi. Bu büyüklüğüne rağmen kıpırtısız, yatıyordu orada. Bunun nasıl olabildiğini sordum kendime. Kendimi o suyun içinde kaybolmuş hissettim. Boğulmamak için çırpındım. Çırpındıkça çevremdeki sular hareketlendi. Okyanusun yüzeyi dalgalandı. Sonra da tekrar duruldu.  

    Çocuk kafasını çevirip gişeden geçti ve vapura bindi. Ben onu izlemeyi düşünemedim bile. Kendi kendimleydim yine. Koskoca Dünya'nın, karşısında, çocukların oynadığı misket gibi kaldığı bir Evren'i bir gencin içinde görmüştüm. Sadece denizleri bile güneş sistemimizi içine alabilirdi. Ve bu denizlerde tek bir kıpırtı yoktu. Gerçek gücün ne olduğunu anlıyordum şimdi. 

    Diğer adamla kadının gözlerinde ne vardı acaba? Yine uçsuz bucaksız sular mı? Yoksa yemyeşil ovalar mı? Her ne olursa olsun, onlar da kendi kainatlarının efendileriydiler. Onların da sonsuz güçleri vardı. Ağaçları kıracak kadar basit güçten bahsetmiyorum. Onları yeşertip, büyütecek gerçek güçten bahsediyorum. Bu gücü anlıyordum. Biraz korkuyordum. Biraz heyecanlanıyordum. Biraz endişeleniyordum. Ama işin gerçeği..

    Kendimi çok iyi hissediyordum.

    *********

    Bunların üzerinden tam dört yıl geçti. Bu dört yıl içinde evlendim. Bir çocuğum oldu. Bir şirkette müdürlüğe kadar yükseldim. Bana adımla hitap eden kimseler var. Hatta içlerinden birisi var ki, adımı söylemese bile sesi hepsinden güzel geliyor. 

    *********

    Geçen gün Boğaz Köprüsü üzerinde trafik sıkıştı. Ben sol kolumu pencereye dayamış açılmasını bekliyordum. Birden sol arka çaprazımdan kapı kapanma sesini duydum. Taksi şoförü uyanıp kendi kapısını açana kadar müşterisi yanıma gelip koluma dokundu. Ona döndüm. Bir an gözlerimiz karşılaştı. Bize çok uzun gelen bir an bakıştık. Fakat aslında pek de uzun sürmemişti. O sırada trafik açıldı ve ben de hareket ettim. Dikiz aynasından adamı takip ediyordum. Geriye taksiye bindi tekrar. Şoför de bindi ve benim arkamdan gişelere doğru ilerlediler. 

    *********

    Yüz yıl sonra "Şu koskoca Dünya'yı Kemal Arslan değiştirdi." diyecekleri bir şey yapmadım şimdiye kadar. Ama size bir şey söyleyeyim mi...

 

            ...Umurumda değil... 

      

       

     

     

     .   

     

 

  

                                                                                              Nişancı