En iyi dostuma sevgilerle...

Mine'nin sesiyle kendime geldim;

    - "Haydi kalk lütfen. Bugün sınavın var biraz daha uyursan yetişemeyeceksin." diyordu. Doğrusu, güne başlamak için hiç de güzel sözler değildi bunlar. O ise hiç istifini bozmadı. 

    - "Nihayet kalktın. Bir saattin sesleniyorum, ancak uyandırabildim. Kahvaltıda ne istersin?" 

    - "Alelade bir kahvaltı istiyorum, Mine. Bir de lacivert takımlarımı ütületiver."

    - "Ütülettim bile. Yatarken de söylemiştin. Unuttun mu?"

    - "Sen dünyanın en iyi arkadaşısın. Ne olurdu bunu annem de anlasaydı."

    - "Belki bir gün o da anlar.Neyse sen giyin, ben de kahvaltını hazırlatayım.

Giyinirken birkaç dakika düşünme fırsatım oldu. Bugünkü sınavım kolay bir derstendi. Doğrusu, girmeseydim yazık olurdu. Başaracağıma emindim çünkü. Sonra Mine'yi düşündüm. Onu altı ay önce okuldan hediye etmişlerdi. 'Dönemin en başarılı öğrencisine' diyerek... Altı aylık bir sürede ona iyice alıştım. Hayır. Hayır. Okulumuz kadın ticareti falan yapmıyor. Mine bir robottur. Onu size geç tanıştırdığım için kusuruma bakmayın. Bir an Mine sadece bana ait olsun istedim. Çocukça bencilliğim bilinçaltımdan fırlayıverdi işte. Ama bir parça da haklıyım galiba. Çünkü onun bir çok hemcinsinden üstün özellikleri var. Konuşması, hafızası, düşünce bakımından insana yakınlığı, bazı şeyleri ben söylemeden anlayabilmesi, evdeki diğer aletlerle -çamaşır, bulaşık, yemek makineleri, kapılar, pencereler-ilişki içinde olduğu için her ev işini yapabilmesi her robotta olmayan özellikler. Yaptığınız esprilere gülen kaç robot tanıyorsunuız siz. Tabii bu programları ben ona verdim.Benim çok yakın bir arkadaşım gibi davranmasını sağlıyorum böylece. Benim yanımda normalden daha candan konuştuğu farkediliyor. Bazen argo sözcükler bile kullanabiliyor. Tabii annemin yanında terbiyesini takınmak zorunda.

    Düşüncelerimi, kahvaltının hazır olduğunu söyleyerek kesti Mine. Fakat bunu söyleyişinde robot olduğunu açıkça bildiren bir gariplik vardı.

    - "Hey! Ne oldu sana? Yoksa arıza mı yaptın? Bu ses ne böyle?" diye sordum.

    - "Arıza falan yapmadım. Annen uyandı ve bu tarafa geliyor. Nedeni bu."

Tabii ya. Kendi yaptığım programı unutuyordum az daha. Annemin yanında robotluğunu unutmayacaktı ya. Fakat yine de cevabı yüzünden biraz hayal kırıklığına uğradım. Hiç hata yapmadığı için neredeyse mükemmel bir varlıktı. Onun bile bozulması ihtimali beni sevindirmedi değil.  Ne de olsa insanım ve insan-robot üstünlük yarışı benim de kafamda yer etmiş olmalı.

Düşüncelerim bu kez kapı tıkırtısıyla kesildi. İçeriye davet edildiken sonra annem girdi. Uykulu olmasına rağmen şefkati gözlerinden okunuyordu. 

    - "Günaydın Oğlum. Giyinmişsin bile. Kahvaltı ister misin?"

    - "Sağol Anne. Mine hazırladı."

Annemin ilk tepkisi şaşkınlık oldu bu söze. Sonra Mine'ye, çocuğunu kaçıran gangstere bakacağı gibi baktı. 

    - "Sınavında başarılar Oğlum" deyip çıktı ve kapıyı ardından yavaşça kapattı.Kahvaltımı ederken tek söz söylemedim. Düşünüyordum çünkü. Annem o bakışında hiç de haksız değildi. Ben günün büyük kısmını odamda Mine'yle geçiriyordum. Annemse çocuğunu elinden alan bir canavar olarak görüyordu onu. Babamı aldığı gibi... Babam da yüksek gerilimle çalışan elektronik bir aletle uğraşırken ölmüştü. Annem, öyle veya böyle, beni de kaybedeceğinden korkuyordu. İşin kötüsü haklıydı da. Giderek soğuyordum ondan. 

Tanrım. İkisi arasında bir seçim yapmam gerekirse kimi seçerdim acaba? Yoksa Mine'yi mi?.. 

Kendimden utanıyorum. Annem o benim. Onu sevmeliyim... 

Bu iş zorla mı olur?..

Düşünmek istemiyorum. Düşünceler! Dağılın, dağılın istemiyorum.

Evden fırladım 100 metre ilerideki öteleme kabinine gittim. Beş kişi bekliyordu. Sıra bana gelene kadar, aklımdaki düşünceleri unutmak için kafamı kabine verdim. İstanbul'un ulaşım problemi bundan 43 yıl önce 2076 yılında bu kabinler sayesinde çözülmüştü. Şehrin en büyük bilgisayarına bağlanmıştı. Aslında bu yöntem sadece moleküllerin birleşip ayrılmaları üzerine kurulmuştu. Bir nevi, 'gitmek istenen yerde yeniden yaratılmak' gibi bir şeydi. İlk defa yolculuk edenler bir dakika gbi görece uzun bir süre beklemek zorundaydılar. Çünkü bir insanın -özellikle beyindeki- molekül birleşim oranlarını, şeklini saptayıp hafızasına yerleştirmek süper bir bilgisayar için bile zor bir işlemdi. Bu öteleme kabinleri sayesinde bir çok suçlu adalete teslim edilmişti. Bu oranlar öylesine belirliydi ki, şehrin 48 milyon nüfusu içinde iki kişinin oranları aynı değildi. Tabii suçluların da oranları belirli oluyor ve gitmek istedikleri yere değil, gitmeleri gerektiği yere, yani hapise, gidiyorlardı. 

    Sıra bana geldi. Düğmeye bastıktan 15 saniye sonra okuldaydım. Okulda belirdiğim zaman içimdeki korku şimdilik kayboldu. Zira küçük bir arıza yüzünden bilgisayar beni buraya çok değişik bir yaratık olarak öteleyebilirdi. Gerçi şimdiye kadar kimseye olmamıştı ama, bu konuda ilk olmak istemezdim doğrusu.

    Sınava zamanında yetiştim. Alımlı bayan hocamız, önümüzdeki boş bellekli terminallere soruları yazdırdı. Cevaplarım hazırdı. Hemen yazıp çıktım. Sınavdan sonra hemen hocamızın yanına koştum. Beni görünce farketti ve durdu. 

    - "Bir şey mi istedin, çocuğum?"

    - Şey. Pek sayılmaz. Evdeki robotum hakkında konuşmak istiyorum."

    - "Tabii. Ama onu kötüleyeceksen peşinen söyleyeyim, ben de bir robotum." 

Bunları söylerken yüz hatlarındda hiç bir değişiklik olmadı. Acaba espri yaptığının farkında mı?

    - "Yoo. Kötülemeyeceğim. Aksine şimdiye kadar gördüklerimin en iyilerinden birisi. Beni asıl üzen şey annemin onu beğenmemesi."

    - "Yani yetersiz mi buluyor?"

    - "Hayır, öyle değil. Bazı ailevi sorunlar yüzünden annem ondan nefret ediyor. Aralarında bir bağ kurulsun istiyorum. Aksi takdirde bir gün ikisinin arasında seçim yapmak zorunda kalacağımı hissediyorum. Bana yardımcı olacak bir şeyler söyleyin."

    - "Ben annelik nedir bilmem. Ama herhangi bir insanla robot arasında kalırsan robotu seçmen daha doğru olur. Çünkü bir robot bir insandan üstündür, çocuğum."

    - "Doğrusu buraya gelene kadar ben de öyle düşünüyor ve kendime kızıyordum. Fakat sizinle bir kaç cümle konuştuk fikrimi bir anda değiştirdim. Şimdi sizin söylediğinize inanmıyorum. Çünkü sizde duygu namına bir şey yok. Oysa insanların en merhametsizinde bile var bunun kırıntıları...

    - "Evet, ama bizim duygulu olmamıza gerek yok ki. Çünkü duygular üstünlük değil, sadece zaaftır, zayıflıktır." 

    Doğrusu hemcinsime yapılan bu hakaretlerden sonra bağırmadan konuşabilmem bir mucizeydi. Her ne kadar hitap şeklim değişse bile ses tonum değişmemişti. 

    - "Zaafsa, zayıflıksa niye sende de olsun istiyorsun? İnsan gibi olmak istiyorsun?"

    - "Anlamadım. Ne demek istiyorsun?"

    - "Bak. Mantıkta da senden üstünüm. Açıklayayım da anla. Bana ikide bir 'çocuğum' deyip duruyorsun. Sen benim annem mi olmak istiyorsun? Yani bir insan... Ama olamazsın ki... Çünkü bir annenin en büyük özelliği çocuğuna duyduğu sevgidir. Bana 'çocuğum' derken gözlerine bakıyorum da, bu sabah annemin gözlerinde gördüğüm şefkatin zerresi yok onlarda. İnsan da olamazsın. İnsanın yapısı her ne kadar etten kemiktense de bunları birbirine bağlayan, insanı insan yapan şey duygularıdır. Biraz düşün bunlar üzerinde. Zira, duygunun, sevginin ne olduğunu anlayamazsan, sonsuza dek kölemiz olarak kalacaksın demektir."

Uzunca bir sessizlik oldu. Sonra sessizlik robotun sesiyle bozuldu.

    - "Galiba haklısın. Mantığımı bu konuda tahlil edemem." durakladı bir an. "İnsanlar bu gibi durumlarda ağlıyorlar herhalde. Ağlamanın nasıl bir şey olduğunu bilmek isterdim."

Eğer yüz hatlarındaki soğukluğu görmeseydim onun insan olduğuna inanacaktım.

Bir kaç dakika sonra evdeydim. Annemin kolarına sığınmıştım. Ona beni affetmesini söylüyordum. 

Bu tablodan sonra odama geçtim. Yatağıma uzanıp ellerimi başımın üstüne koydum. 

    - "Mine. Yarın seni üniversiteye iade edeceğim. Yerine de ev işlerini yapan şu kafasız makinelere kumanda edecek ufak bir şey alacağım."

    - "Bana artık şey mi diyorsun?"

Garip! Onu kırmamak için sustum.

    - "Benim için sorun değil. Sen ne yapacaksın. Arkadaşsız bir ortam iyi olmaz senin için."

    - "Lütfen benimle tartışma. Zaten zor olacak, daha da zorlaştırma bu işi. Kararımı verdim. Artık bilgisayarım bile olmayacak. Tabii, duygusal bir çeşidi yapılırsa durum değişir."

    - "Ama sen de biliyorsun ki, bu imkansız. Bu programı alabilecek bir bilgisayar yapılsa bile, onu programlayacak insanlar bulunamaz. Çünkü insanlar da duygularını tam olarak tarif edemiyor. Sanki beyninden başka bir yerde bulunuyor duyguları."

    - "Mine. İşte bunda çok haklısın." deyip sustum. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar söze başladım. "Senden ayrılmak bana gerçekten çok zor gelecek. Keşke gözlerime bakıp seni seviyorum diyebilseydin."

    - "Ama ben sadece elveda diyebilirim."

    - "Buna rağmen ben seni seviyorum Mine. İnan bana" dedim ve ardından mutlak bir sessizlikle karşılaştım.

    Bu sessizlik içinde elime düünme fırsatı geçti. Bu yüzyılın başlarında Robotlar üzerine bir çok tartışma olmuştu. Çok kişi robotların güçleneceklerini, gün gelip insanın üstünlüğüne son vereceklerini söylüyordu. Ve korkuyordu. Kendi Dünya'larında köle gibi yaşamaktan korkuyorlardı. Bizim ise bir şey yapamayacağımızı; zekaları, güçleri bizden çok üstün olan robotlar karşısında eli kolu bağlı kalacağımızı düşünüyorlardı.

    Bu güne kadar ben de onlardan biriydim. Bu güne kadar... Çünkü bugün böyle bir düşüncenin yanlışlığını öğrendim. Robotlar ne yaparlarsa yapsınlar; başkaldırdıkları, isyan ettikleri zaman, biz insanlar karşısında yenilmeye mahkumlar. İnsanoğlunun duygularından aldığı güç onları ezip geçecek. Bu iş zor olacak, bunu kabul ediyorum. Hem de çok zor... Ama teknik açıdan değil... O zamana kadar arkadaşımız olmuş, çok sevdiğimiz robotlarımızı bir hamlede parçalamak zor çünkü.

    Yine de yeneriz. Anne, babamızı, kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı; insanları, daha çok seviyoruz.

    Bütün bunlar olurken içimiz kan ağlayacak. Ama, keder de sevgi gibi, bizi insan yapan, yaratıkların en üstünü yapan bir duygu. Biz bununla insanız.

   

                                                                      Nişancı