Fırsatlar Ülkesi

Yine hayallerini otobüste bırakarak indi Ayhan. Eskiden olduğu kadar üzülmedi ama. İstanbul toprağına ayak bastığı anda farklı olduğunu hissetti. 

    'Burası fırsatlar ülkesiydi.'

'Bir fırsat da ben yakalayacağım' dedi kendine. İçinde bir ses itiraz etti buna:

    'Hayır, dostum. Fırsat seni yakalarsa yakalar. Yoksa sen kelebek bile tutamazsın.'

Başka zaman olsa sinirlenir, tepinirdi. Ama şimdi sakin sakin gülümsedi. Bu kez yanılıyordu içindeki ses. İstanbul topraklarına ayak basıyordu ve burası...

    ...Fırsatlar ülkesiydi.

    Kayıt memuru, makası boynuna saplamakta karar kıldığı sırada Ayhan'ın kayıt işlemi bitti. Memur, çocuğun dışarı çıkmasını bile beklemeden yanındakine döndü.

    - "Amma alık tip. Bu nasıl kazanmış sınavı? Yazı tura mı atmış? Üniversiteler böyle alık tiplerle.."

Ayhan kapıyı kapattı. Bu kez duvara vurmadı yumruğunu Tekrar gülümsedi.

    'Şimdi gülün. Ben mühendis olmaya geldim buraya. Zengin olacağım. Ama en önemlisi kendimi yenip, seksi tadacağım ben İstanbul'da. Şimdi gülün. Son gülen iyi gülermiş.'

    Aylar geçtikçe Ayhan'ın ümitleri de sönüyordu. Okulda hiç bir kızla iki kere konuşmuş değildi. İlk zamanlar yanına yaklaşmış, arkadaş olmak istemişlerdi. Fakat Ayhan, yılların hayallerinin gerçekleşeceği heyecanıyla konuşmayı unutmuştu sanki. Kızlar da 

    'Yakışıklı makışıklı ama...' diye düşünerek, daha doğru dürüst konuşan birini aramaya gitmişlerdi. 

    Yatağının başucuna koca koca harflerle 'BURASI FIRSATLAR ÜLKESİ' diye yazmıştı. Gece o yazıyı okuyordu. Sonra gözlerini kapatıyor, ihtimalleri gözden geçiriyordu. Ayşen'le belediye otobüsünde tanıştı. Ani virajda kızın düşmesini önledi. Tabii, gözlerini kapatınca sanki bambaşka biri oluyordu. Bir kaç güzel laf söylüyor, kızları tatlı diliyle bağlıyordu kendisine. Ayşen de kurtulamamıştı işte. Nihal'le kantinde, Berrin'le yolculukta, Vildan'la yemekhanede tanıştı.

    İstanbul'u bilmem ama, Ayhan için yatak, gerçekten de fırsatlar ülkesiydi. 

    İkinci yılında ümidi kalmamıştı artık. Hiçbirşeyle ilgilenmiyor, derslere pek girmiyordu. Belki de Serap'la karşılaştığında konuşmasını sağlayan bu boşvermişliği oldu. 

    Fotokopi odasına giden koridora saptığı anda biriyle burun buruna geldi. Sert değil ama yine de çarpıştılar. Kızın elindeki kitaplar yere düştü. 

    - "Özür dilerim, istemeden oldu." diyerek eğildi Ayhan. Kitapları toplamaya başladı. 

    - "Suç bendeydi." diye kabullendi kız. "Asıl ben özür dilemeliyim." 

Ayhan belki de ısrar edecekken, ağzından bambaşka bir söz çıktı. 

    - "Hey, biz reklam filmi çevirmiyoruz değil mi? Etrafta kamera falan yok ya?"

Kız gereğinden fazla gülmediyse bile çocuğa öyle geldi. Kitapları kıza verirken;

    - "Aslında istemeden çarptım, fakat yine de tanışmayı öneriyorum. Adım Ayhan." diyerek elini uzattı. Kızın yumuşacık elini hissetti. Sesini ise hayal meyal duydu:

    - "Benimki de Serap."

    Her gece defalarca okuduğu, hergün devamlı mırıldandığı üç kelimeyi ancak o akşam yatağına yattığında anladı. 

    Okulda sık sık beraber görülmeye başladılar. Birlikteyken hep gülüyorlar, hiç sessiz kalmıyorlardı. Ayhan durmadan espri yapıyor sonra da kıkırdaşıyorlardı birlikte. 

    Hatta bir kere çıktılar bile. 

    - "Benimle yemek yer misin?" teklifine Serap 'evet' cevabı verince, Ayhan onu çok lüks bir lokantaya götürdü. Orada attıkları kahkahalar yüzünden neredeyse kovuluyorlardı. 

    Daha önce sorsalardı; 

    'Kız bulamadığım için moralim bozuk. Derslerim de o yüzden kötü' derdi. Şimdi de aynı soruya;

    'Zamanım hep kızımla geçiyor. Ders çalışmaya vakit bulamıyorum.' diye cevap verirdi.  Ama zaten kimse sormuyordu bunu. Artık ailesiyle ilişkisi kalmamıştı çünkü. Değil annesiyle babasını, kendisinden küçük kardeşlerini bile 'kıro' olarak görüyordu. Eh, belki de haklıydı. Onlar kız bulamamışlardı. 

Aşkın gözü kördür diyorlar ya... 'Pöh' diye cevaplardı bunu. Başkaca bir söz de etmezdi. Bu 'pöh' lafı; kızın kendisinden uzun olduğunu, çok daha sosyal ve serbest davrandığını, Serap'ın yaşam tarzına uymadığını, aralarındaki bütün farkları bir kenara süpürüyordu belki. Ya da diğer özelliklerine güveniyordu bu ilişkide. Mesela çok iyi hayvan taklidi yapar, kendi deyimiyle çok iyi türkü çığırır, üç buçuk metre uzağa tükürebilir, cinsel gücüyle bir eşeği anırtabilirdi.

    Serap okula geldiğinde yanında yakışıklı bir tip vardı bir gün. Ayhan şaşırdı. Sonra gülümsedi kendi kendine. 

    'Herhalde abisi veya kadeşidir.' Kızın yanına vardığında elini ayağını dolaştıracak bir şey geldi aklına: 

    'Yahu, Serap'ın kardeşi yok ki.'

    Kız onun durumunu farketti ve heyecanını yatıştıracak bir şey söyledi.

    - "Ayhan, bak bu benim nişanlım Ömer."

Robot gibi elini uzattı Ayhan. Gerçekten de heyecanı geçmişti. Dedesi iki metre aşağıda ne kadar heyecanlanabilirse o kadar heyecanlıydı ancak.

    Ömer salağa benzemiyordu. Farkın yalnızca görünüşte olmadığını da kanıtladı kendine. Ayhan'ın Serap'a olan duygularını anlayıp, için için zevklenerek;

    - "Yakında evleneceğiz" diye belirtti. Sanki birisi Ayhan'a ateş etmişti. Ama, ancak Serap;

    - "Evet. Gerçekten evleneceğiz." dediğinde vücuduna girdi kurşun. Ne espri yapabildi ne bir şey. Mutluluk bile dilemeden ayaklarını sürüyerek gitti.

    Ömer'in ağzı kulaklarına varmıştı.

    Fakat, Ayhan gitmeden önce kızın gözlerinde bir şey görmüştü. Sanki kız ona yalvarmış, 'Beni bu adamdan kurtar' diye inlemişti. 

    'Sen de beni seviyorsun' düşüncesine iyice sarıldı. Ama sevdiği kızı almalıydı. Bunu düşündü günlerce. 

    İki kişi birden yardıma geldi ona. 

    'Adamı öldürüp kızı kaçır' dediler ikisi de. Sonraları bu fikre başkaları da katıldı. 

    Serap'la Ömer'i izlemeye başladı. Bir akşam ikisini Ömer'in evine girerken gördü. Evin ışığı onlar girdikten sonra yandığına göre evde başka kimse yoktu. 

    'Orhan Abim'le, Ferdi Abim bile düşünemezdi bunu.' diye kutladı kendisini. 

    Yarım saat sonra kapıyı çaldı. Açılması uzun sürdü. Serap onu seviyordu. Bu yüzden kapının geç açılmasının nedenini anlayamadı Ayhan. Kapıda Ömer'i gördü. İçeriye ilk adımını atarken silahını çıkardı. Ömer geriledi korkuyla. Ayhan, sanki sesi yeterince engelleyebilirmiş gibi kapıyı kapattı. Ömer bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Aslında başarıyordu da, ama Ayhan'da onu dinleyecek hal yoktu.

    Ömer silah sesini duyduğunda hala konuşuyordu. 

    'Kurşun nereme girecek acaba ?' diye düşünecek bir an sustu. Merakı fazla uzun sürmedi. Göğsüne çekiçle vurulmuş gibi oldu. Son anında;

    'Keşke bu kıza hiç takılmasaydım.' diye düşündü. 'İşte bok yoluna gidiyoruz. Hiç olmazsa işi bitirdikten sonra gitseydim de bu dünyadan zaferle ayrılsaydım.'

Ayhan bir daha Ömer'e bakmadan Serap'a döndü. Gülümsedi. 

    - "Artık Serbestsin. Gel hadi. Kaçalım buradan."

    Sarap ise irileşmiş gözlerle Ömer'e bakıyordu. Onun sesini duyunca bağırmaya başladı.

    - "Katil! Katil! Onu öldürdün. Sevdiğim adamı öldürdün. Ben de seni öldüreceğim." 

    Aslında üzerine atılıp yumruklar vurmasına gerek yoktu. Çünkü Ayhan, o sözleriyle çoktan ölmüştü. 

    Ani bir kararla kızın göğsüne dayadı tabancayı. Ateş etti. Üzerine fışkıran kanlar ona haz verdi. Serap'la bir yakınlaşmaydı bu. Cellat'la mahkum nasıl yakınsalar, onlar daha çok yakındılar şimdi.

    Kızın yanında diz çöktü. Tabancayı ağzına soktu. Sonra,

    'Onunla hiç öpüşmedim. Cennette öpüşmek için lazım olur.' diye düşündü. Kendisinin de göğsünü parçaladı.

    Bu dünyayı terkederken,

    'Aslına beni seviyor' idi son düşüncesi.

   

                                                                      Nişancı